Küresel Krizden Küresel Yönetişime

ABD’deki ev fiyatları balonun patlamasıyla başlayan kriz büyük bir süratle küresel bir nitelik kazandı. Bu kriz sonucunda dünyanın dört bir köşesindeki insanların hayatları belki de Berlin duvarının yıkılmasından veya 11 Eylül 2001 saldırılarından daha fazla etkileniyor. 1929 buhranından 2. Dünya Savaşı'nın çıktığı göz önüne alınırsa, bu krize verilecek tepkilerin küresel düzeni ne denli etkileyebileceği konusunda bir fikir sahibi olabiliriz.

Bu kriz ABD’nin dünyanın tek süper gücü olarak tek taraflı yaptırım gücünün sınırlılığını, Rusya’nın yüksek petrol ve maden fiyatları nedeniyle tekrardan süper güç konumuna gelme iddiasının kırılganlığını, Çin’in ekonomik mucizesinin küresel ekonominin büyümesine olan bağımlılığını, AB’nin finansal sistemini kurtarmanın krizin kaynağı olan ABD’ninkini kurtarmaktan daha pahalı olabileceğini gösterdi. ABD kaynaklı finansal krizin bulaşıcılığı, on sene önceki Çin kaynaklı SARS hastalığının Kanada’da bir şehrin karantinaya alınmasına neden olmasından çok daha yaygın ve hızlı gelişiyor.

Aslında küreselleşmenin günlük hayatımıza olan etkileri sadece bu finansal krizle sınırlı değil. Dünya’nın bir bölgesindeki aşırı enerji kullanımı, küresel ısınma nedeniyle bir başka bölgesinde sellere yol açabiliyor. Afrika’da olduğu için önemsenmeyen AIDS hastalığı, dünyada korkulu bir salgın haline gelebiliyor. “Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın” anlayışı ile desteklenen bir terörist, zaman geliyor destekçisini vurabiliyor. Farklı inanç ve düşüncede olanların ezilmesi ve dışlanması, küresel barışı tehdit eden tepkilere yol açabiliyor. Bu gibi sorunların çözümü; uzayın ve okyanusların zenginliklerinin insanlık için kullanılması, insanlığın uzlaşı içinde birlikte hareket etmesiyle sağlanabilir. Dolayısıyla, günlük hayatımızı ilgilendiren konular küresel bir nitelik kazandıkça, yönetim sistemlerimiz ve bakış açımız da küresel bir boyut kazanmalı.

Örneğin, örgütlü suç şebekeleri, uyuşturucu, silah, insan ve organ ticaretinde küresel boyutlar kazanıyor. İnsanlık, kimyasal, biyolojik ve nükleer kitle imha silahlarının tehdidi altında. Gelecekte, insanlığın uzaydan gelebilecek tehditlere karşı tedbir alması gerekebilecek.

Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar devletler, küreselleşen tehditlerle tek başlarına başa çıkamayacaklar. Dolayısıyla, küresel tehditlerle başa çıkabilmek için küresel boyutta örgütlenmek gerekiyor.

NATO geçmiş deneyimleri, karar verme altyapısı, ortak lisan geleneği, güçlü yatırımları, ve barışı sağlama konusundaki birikimi ile küresel güvenlik sağlamak için meşru bir zemin oluşturmaya adaydır. Ancak, NATO’nun misyonunun küresel bir boyut kazanabilmesi için karar mekanizmalarının da küresel bir boyut kazanması gereklidir. Örneğin, Hindistan ve Çin’in karar mekanizmalarına katılmadığı bir kurumun küresel meşruiyet kazanmak konusunda önemli zaafları olacağı unutulmamalıdır.

Bugün uzaydan bir yönetim bilimcisi yerküremize baksa ve dünyayı yönetmek üzere bir yönetim sistemi geliştirse, herhalde bugünkü sistemi önermezdi. Vergi toplama, askeri örgütlenme, yöneticileri seçme gibi önemli güçlerin insanlar tarafından sanal olarak çizilmiş sınırlar içindeki ülkeler bazında örgütlenmiş olması küresel sorunlarla başa çıkmayı güçleştiriyor. Nasıl bir fabrikada her tezgahın başındaki ustanın kendi tezgahını en çok üretim sağlayacak şekilde yönetmesi fabrikanın üretimini optimize etmekten çok uzak olursa, dünyada da sadece belli ülkenin vatandaşları tarafından seçilen yöneticilerin aralarında uyum sağlamaksızın küresel sorunlara sürdürülebilir çözümler bulmaları da neredeyse imkansız olur.

Elbette hiç de gerçekçi olmayacak şekilde ülke sınırlarından vazgeçmeyi ve küresel bir devlet kurmayı önermiyorum. Ancak, küresel sorunlarla baş edebilmek için hepimizin aynı gemide olduğu bilinciyle hareket etmesini sağlayacak ve yaptırım gücü olan küresel yapılanmalar kurulması ve bu yapıların yönetiminde sadece güçlü olanların değil tüm ülkelerin adil bir şekilde söz sahibi olmasının sağlanması kritik önemde. Örneğin, bugün en küresel yapılardan birisi olan Birleşmiş Milletler'de (BM) veto gücüne sahip ülkeler arasında Fransa’nın bulunup, Hindistan’ın olmamasını nüfus, nükleer güç veya ekonomik büyüklük gibi herhangi bir objektif kriterle açıklamak mümkün değilse, BM’in adil bir yönetime sahip olması söz konusu olamaz.

Dünyada dinler arasında şekilde önemli farklılıklar olmasına rağmen, din olgusunun dünya imparatorluklarından çok daha uzun ömürlü olmasının nedeni ana fikir olarak toplumsal yaşamın sürekliliğine ilişkin ilkeleri esas almış olmasıdır.

Dinlerin ortak ilkelerinden birisi de toplumsal dengenin sürdürülebilmesi icin çevremizdekilerin sorunlarına ilgi duyma ve onlara yardım etme sorumluluğudur. Bu sorumluluğu yerine getirmezsek dünyanın geleceğini tehlikeye attığımızı iyi anlamalıyız.

Örneğin, müslümanlıktaki zekat uygulaması insanlarin kendi yaşamlarını sürdürmek için gerekli olanın dışındaki birikimlerinin 1/40’ını çevresindeki fakirlerle paylaşmasını öngörür. Eğer dünya vatandaşlığı kavramı ciddiye alınıyorsa, dünya ortalamasının üzerindeki gelire sahip ülkelerin vergi gelirlerinden benzer bir oranın ‘küresel zekât’ olarak küresel örgütler aracılığıyla fakirlikle mücadele için kullanılması savunma bütçelerini artırmaktan çok daha etkili sonuçlar verebilir.

Dinlerin ortak öğretisi, sevginin ve paylaşmanın daha huzurlu toplumlar yarattığı yönündedir. Küresel vatandaşlık bilinci doğrultusunda insanlarin bencillikten arınıp, daha dengeli bir gelir dağılımı olan bir dünya hedeflemeleri küresel barışı artıracaktır.

Bu kriz nedeniyle, küçülen dünyada çevremizdekilerin sorunlarının bizim de sorunlarımız olacağı bilincini geliştirebilirsek ve dünya üzerinde yaşayan tüm insanların bir “dünya vatandaşlığı” bilinciyle eğitimini, yetişmesini ve karar süreçlerine katılımını sağlamak için çalışmaya başlayabilirsek krizi fırsata dönüştirme yolunda önemli bir adım atmış oluruz.

Dr. Yılmaz Argüden