Argüden Yönetişim Akademisi Vakfı

Komşu Komşunun Külüne Muhtaç

Hepimiz birbirimizi ‘tam’ yapan bir yapbozun parçalarıyız.

9 Haziran 2020

Hepimiz birbirimizi ‘tam’ yapan bir yapbozun parçalarıyız. 

Antik Yunan döneminde ortaya çıkan demokrasi tarihte bilinen ilk demokrasi örneği ve en değerli örneklerinden birisi. Bu anlayışa göre, kişiler başkalarıyla bir arada olduklarında tam ve yetişkin olurlar. 

Ünlü filozof Farabi’nin de dediği “Her insan yaşamak ve üstün mükemmeliyetlere ulaşmak için yaratılışta birçok şeye muhtaç olup bunların hepsini tek başına sağlayamaz. 

Her insan bunun için çok kimselerin bir araya gelmesine muhtaçtır.”

Birlikte yaşamak, toplumsal ihtiyaçları ve riskleri de birlikte yönetmeyi beraberinde getiriyor. İnsanlar, doğası gereği kendi işlerine odaklanmaya meyilli oluyor. Oysa, hepimiz birbirimizi bütünleyen bir yapbozun parçalarıyız. Tam da bu nedenle, asıl önemli olan sadece bireysel gelişim değil, dünyanın ve toplumun gelişimine hız (momentum) kazandırmak olmalı. Ancak böylelikle, daha iyi bir dünyada her birimizin yaşama imkânı söz konusu olabilecek. 

 

“Sen sana ne sanırsan, 

Ayruğa da (ötekine de) onu san;
Dört Kitabın mânası, 

Budur eğer var ise.” 

Yunus Emre

Peki, kimdir bu ‘herkes’ dediğimiz? Birlikte yaşama kültürünün benimsenmesi ve yaygınlaştırılması sorumluluğunu, ‘öteki’ye değil, kendimize yüklemek gerekir. Her birimiz bu denklemin bir parçasıyız. Elbette, bireyler kadar, kamu, sivil toplum, özel sektör kuruluşları ve uluslararası organizasyonların da sorumluluğu kapsayıcı davranmak. Çünkü ister bireysel, ister özel sektör, ister kamu sektörü, ister sivil toplum kuruluşları olsun, geleceği birlikte inşa etme kültürü ortak değer ve ilkeleri içeriyor. Aslında toplumun farklı katmanlarda değişik rolleri üstlenen kişiler de yine aynı kişiler. Dolayısıyla, bu bütünsellik aynı zamanda bir tutarlılık oluşturarak farklı rolleri uyum ile ürütebilme yeteneği de sağlıyor. 

Bu bütünsel yaklaşım, sahibi biz olalım ya da olmayalım, sonuçta fiilen kullandığımız kaynakları etkin ve etkili olarak kullanmayı ve getirisini paydaşlar arasında adil olarak paylaşmayı sağlayacak bir yönetim anlayışının, yönetim kalitesinin hayata geçirilmesini gerektiriyor.

Birlikte iş yapma kültürünün temelinde batının analitik bakışı ile doğunun manevi ve bütünsel bakışının kesişmesi, kendi hayatını aşan uzun vadeli bir bakış açısı ve olumlu düşüncenin gücü var; doğu ile batının kesiştiği Anadolu kültürünün hoşgörü geleneği var; değer yaratmanın ve sorumluluk üstlenmenin getirdiği anlamlı bir yaşamın hazzı var.

 

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var”
Geçmişimizden gelen bir kavram olarak ‘birlikte iş yapma’

Bugünlerde toplumsal birlikteliği, bireylerin hareketlerinin toplumun genel dinamiğine etkilerini yakından gözlemliyoruz. 2020 yılına bakarsak, eminim ki herkes bu dönemde kendi hayatından bir kesitte, ‘birliktelik’ kültürünü ve topluma etkisini yaşadı. Geçmişimizi bir düşünün, aslında aklınıza birçok gelenek ve atasözü gelecek. 

Bugün dünyanın en çok ihtiyacı olan kavramlardan birisi de hoşgörü ve farklılıkların bir arada yönetimi. İnsanların, kültürlerin, dinlerin ve fikirlerin yüzyıllardır bir arada var olduğu ve iç içe geçtiği Anadolu’da hoşgörü ve farklılıkları bir arada yönetme konusunda geniş bir deneyim var.

Mesela, komşusu açken tok olarak yatılmaması gerektiğini öğütleyen İslam dininde ya da Paskalya Bayramındaki paylaşım ve dayanışmayı yaşatan Hristiyanlıkta da aynı ruhu görebiliriz. 

Mesela, köylerimizdeki “imece” uygulaması birlikte üretmenin ve toplumsal kalkınmanın sağlanmasında birlikteliğin gücünü gösteren en güzel örneklerden birisi değil mi? Bu birliktelikte gönüllülük esastır. Geleneksel olarak yüzyıllardır uygulanan imece, kırsal alanda yaşayanların birbiri arasında ekip biçme zamanlarında, ev yapımında, evsel üretimde, düğünde ve ölümde yüzlerce yıldır uyguladığı eski bir Türk geleneğidir. Bu gelenekten köy kalkınmasında da yararlanılmaktadır. Hatta, bu uygulama köy kanunlarında özel düzenleme olarak bile yer alıyor. Bu gibi gönüllü hareketler, yönetişim fikrinin ortaya çıkması ve gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu rolünü giderek de arttırmaktadır.  Türkiye’de üniversitelerde sosyal sorumluluk projesi adı altında gençlerin gönüllü çalışmalarını sağlamak amacıyla eğitim programlarına çeşitli dersler konmuştur.  

Kamu, sivil toplum ve özel sektör kuruluşlarda, uluslararası organizasyonlardaki “birlikte iş yapma” kültürü toplumun özünden geliyor. Bu birliktelik ruhu, daha iyi bir dünya için de birlikte sorumluluk alınması gerektiğini ortaya koyuyor.



“Damlaya damlaya göl olur”




Toplum ve dünya refahını iyileştirmek için birlikte iş yapmaya ihtiyacımız var. Bu yaklaşım ise ortak hedeflerin varlığı ile aynı rotaya ilerleyebilir. Ne de olsa “damlaya damlaya göl olur”. İşte Birlemiş Milletler de bu felsefeden hareketle ortak hedefler belirleyerek herkesin o hedefe ulaşmaya katkı sunmasına bir süredir çağırıyor. 

Sürdürülebilir kalkınma yaklaşık kırk yıldır dünyanın gündeminde artarak önem kazanıyor. Birleşmiş Milletler (BM) insanlığın küresel müşterek sorunlarına çözüm yaratmak için 2015 yılında Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nı (SKA) ortaya koyarak itici bir platform oluşturdu. Böylelikle, uluslararası kuruluşlar, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları da aynı BM gibi, sürdürülebilir kalkınmayı kendi misyon ve faaliyetlerinin merkezine almaya ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nı benimsemeye başladılar.

Sürdürülebilir kalkınma ve yaşam kalitesinin gelişimi için gerekli güven ortamını sağlayacak yegâne araç iyi yönetişim kültürüdür. Çünkü iyi yönetişim kültürü:

  • Kararları alırken şeffaf, katılımcı ve kapsayıcı bir süreç yürütmeyi,
  • Çeşitliliğin bir zenginlik olduğunu bilincini,
  • Kararların tüm paydaşların katkıları ile veri temelli olarak alınmasını,
  • Alınan kararın uygulanmasını ilkeler çerçevesinde takip edecek gözetim mekanizmalarının bulunmasını destekler.

BM’nin 2030 hedefi ile belirlemiş olduğu Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nın 16. ve 17. maddeleri doğrudan iyi yönetişim kültürü ile bağlantılıdır. Her seviyede etkin, katılımcı, hesap verebilir ve kapsayıcı kurumların inşa edilmesi (SKA 16) ile sürdürülebilir kalkınma için paydaşlar arasında iş birliği ve ortaklıkların artırılması (SKA 17) geri kalan amaçların da gerçekleştirilmesi için ön koşul olarak tanımlanmıştır. İyi yönetişim kültürü benimsenmeden sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması ve yaşam kalitesinin herkes için artması beklenemez. Dünya’da önde gelen lider şirketler de bu iki hedefi her geçen gün daha çok benimsiyorlar, fakat gidecek hala çok yolumuz var. 




“Her koyun kendi bacağından asılır” mı?
Yoksa “Komşu komşunun külüne muhtaç” mı?

 

Dünya’nın kaynakları gün geçtikçe azalıyor. Eğer harekete geçmezsek, dünyanın bütün kaynaklarını 2050’ye kadar tüketmiş olacağız. Bu senaryoya bakıldığında, sizce herkes kendi sorunlarıyla ve kendi çözümleriyle mi yolunda devam etmeli, yoksa her birimiz bir diğerimize ihtiyaç duyuyor ve birlikte hareket etmemiz zorunlu mu?

Bizden sonra gelecek nesillere bir gelecek arzu ediyorsak, bugüne kadar süregelen alışkanlıklarımızı değiştirmenin zamanı çoktan geldi bile. Bireylerin, sivil toplum kuruluşlarının, özel sektörün, kamu kuruluşlarının ve uluslararası organizasyonların olarak birlikte harekete geçme kararlılığı gün geçtikçe artıyor. 

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir bir geleceğe ulaşmamız için ortaya koyduğu hedeflere erişmek için atılan tekil adımlar olmakla birlikte, kolektif bir yaklaşımı da zorunlu kılıyor. Özellikle, iş dünyası liderlerinin kolektif yaklaşımın öncülüğünü yapması önemli. Bugünlerde bu öncülüğün önemli göstergesi olan bir bildirgeye Amerika’da imza atıldı: Business Roundtable. 15 milyon çalışanı ve 7 trilyon dolar yıllık cirosuyla, 181 Amerikan şirketi değişimin öncüleri. 19 Ağustos 2019 tarihinde imzaladıkları bildirgede geçen şu cümle çok kıymetli bir taahhüttün altına girdiklerini ifade ediyor: 

 

“Her bir paydaşımız kıymetli. Ülkemizin,
toplumun ve şirketlerimizin geleceği için, bütün paydaşlarımıza değer yaratmayı taahhüt ediyoruz.”

 

Her bir kurumun altına imzasını attığı bu bildirge önemli. Çünkü, bir değişimin göstergesi. Önceden sadece iş yapmak işin doğası için yeterli ve gerekliyken, artık iyi iş yapmak artık işin doğası olmak durumunda. Yani, bir işi sadece yapmak yeterli değil. Kurum kendine, paydaşlarına, bulunduğu coğrafyaya, ülkeye ve topluma duyarlı olarak faaliyetlerini gerçekleştirmek zorunda. Fakat, gerçekleştirdiğimiz Sürdürülebilirlik Yönetişim Karnesi araştırması da gösteriyor ki, daha çok küresel sürdürülebilirlik liderleri sürdürülebilirliği ajandalarının baş köşesinde tutmalı. 

Amerika, Almanya, Çin, Güney Afrika, Hindistan, İngiltere ve Türkiye’den Küresel Sürdürülebilirlik Liderlerini tamamen kendi raporları üzerinden incelediğimiz Sürdürülebilirlik Yönetişim Karnesi©’nde ortaya koyduğumuz resim de bunu destekler nitelikte. Özellikle, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) ile ilgili olan sonuç önemli:

“2017 yılında Küresel Sürdürülebilirlik Liderleri’nin sadece %63’ü stratejilerini SKA’lar ile ilişkilendiriyorken, 2018 yılında daha çok şirketin stratejilerini SKA’lar ile ilişkilendiriyor (2018 - %68)” 

Sürdürülebilirliğin bir kültür olarak kuruma yayılmasını sağlamak adına, Küresel Sürdürülebilirlik Liderleri henüz yavaş ilerliyor. Bu ilerleyişin hızlanması gerekiyor. Sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmak için özel sektörün sahiplenmesi ve adım atması çok gerekli ve önemli. 

Liderlere/kurumlara ya da topluma birlikte iş yapma kültürünün yaygınlaşması için öneriler…

  • Topluma ve kurumlara güven duymalı:

Yönetişimin temeli, kuruma duyulan güvendir. Paydaşlarla karşılıklı güven duygusunu artırmak için bilgi ve sevgi paylaşılmalı. Çünkü bilgi ve sevgi paylaşıldıkça çoğalır.

  • Liderler önce kendisini ve kurumunu iyi tanımalı:

Ardından kendisine güvenen paydaşların arasından göreceli olarak avantajlı olanlardan nasıl fayda sağlayabileceğini, kendisinden göreceli dezavantajlı olanlara da nasıl imkânlar sağlayabileceğini düşünmeli. 

  • Uzun vadeli bakış açısı edinmeli, paydaşlarının çıkarlarını da adil bir şekilde korumalı:

Yöneticiler bir dönem için başkalarının kaynakları üzerinde söz sahibi kılınan kişilerdir.  Bu nedenle, kendilerine teslim edilen varlıkları bir ‘Yedi Emin’ sorumluluğunda korumak ve değer yaratmaktan sorumludurlar.  Kurumun sürdürülebilirliği için sadece bugünkü başarıyı değil, aynı zamanda kurumun geleceğini hazırlamayı da ihmal etmemelidirler. “Bugünün gereksinim ve beklentilerini, gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini ve beklentilerini karşılama olanaklarını tehlikeye atmaksızın karşılamak” olarak tanımlanan sürdürülebilirlik temel bir toplumsal yaşam güdüsüdür, ahlâkî bir sorumluluktur. Bu nedenle, dinlerin de temel hedefi insanlığın bekası için insanlığı, insandan ve onun kısa vadeli çıkarları için dünya üzerindeki yaşamı tehlikeye atmasından korumaktır.

  • Yenilikçilik için risk ve sorumluluk almaktan kaçınmamalı:

Değer yaratmanın temeli yenilikçilikten geçiyor.  Genel kanının aksine, şirketlerin yenilikçilik gösterebilecekleri alanlar sadece yaratıcı yeni ürün çıkarmakla sınırlı değil. Eko-sistemin tümüne odaklanan yaklaşımlar geliştirmek, farklı disiplinlerden ve farklı kültürlerden insanları bir arada çalıştırabilmek, her hata bir iyileştirme fırsatı olarak tanımlamak yenilikçiliği bir kurum kültürü haline getirebilmenin temelini oluşturur.